21.’nci Yüzyılın Kavramları ile Dünya Kurmak




21.’nci Yüzyılın Kavramları ile Dünya Kurmak 

İçinde yaşadığımız dünya kadar bulunduğumuz çevre ve çevre ile etkileşim veya çevre içinde bulunma hali ile bağıl olan bağlam ve anlama kabiliyeti üzerinden kurduğumuz her şey zamana ve mekana göreliliğini korur ve koruyacaktır.Bu anlamda zamansallık ve mekansallık içeren bir olgunun ‘gerçeği’ ne kadar iyi tanımladığı da tartışmaya açıktır ve bu tartışma devam etmektedir.Burada gerçekliğin varlığı veya yokluğundan ziyade fikrin ve kavramın olduğu kadar dilin de kaynağı olan bilincin işlevini ve kabiliyetlerini sorgulamak yararlı olacaktır

.Bilinç dışarıdan çektiği bütün bilgi ağına rağmen kendiliğinden var olan ve girdiyi de değiştiren bir yapıda bulunduğu için denebilir ki sürekli değişir ama tözünü ‘biriciklik’manasında korur ve ulaşılmazdır.Yine de bu biriciklik içinde özellikle de bu çağın bir olgusu olan sürekli ve umumi akışı kaldırabilecek ve tamamen rasyonalize edebilecek bir karmaşıklık veya derinlik gücüne sahip de değildir.Çünkü kendisine ya da kendisinin tasdikinden geçmiş olana atıf yaparak kendini sürekli inşa eder ve yanlış yorumlamaya veya kavramsal hatalara (birden fazla olguyu bir kavrama hapsetme gibi vb.) da açıktır.Bu yüzden ki başlıkta da belirtildiği gibi hem bilerek hem de bilmeyerek bütün bilinçler kolektif bir biçimde değişime açık gibi gözükerek direniyor.Çünkü yeni çağın kavramlarını kurmak ya da bu kavramları yaygınlaştırmak sureti ile derinlik ve ‘yaşam’ katmıyorlar.Peki onlar kim de bu ‘kaçınılmazı’ kendi cüzi iradeleri ile durdurmaya çalışıyorlar...

’Onlar’ bu çağın ekmeğini yiyenlerin yanı sıra önümüzdeki çağda ekmek yiyemeyecek olanlar,onlar önümüzdeki çağı kendi zihinlerinde tahayyül edemedikleri için edebilmeleri muhtemel zihinleri de kendileri ile birlikte yoksun bırakanlar ve onlar maalesef bu çağın ‘aydınları’ ve okur-yazar takımı.Çünkü kimileri ekonomik iktidarın muhafazası için bu süreci engellemeye gayret ederken aleti kalem olan da kavramlar ve bağlam yaratma araçları üzerindeki tekelini kaybetmek istemiyor.Ama çağ değişiyor ve gelmekte olan her zamankinden daha büyük bir hızla geliyor.

Öncelikle elde olan yok edilmeli ki tahakküm materyali ortadan kalksın zira aksi olan her durumda iktidar asla el değiştirmeyecek ama sadece küçük modifikasyonlar ile kısır halini koruyacaktır.Bu nasıl yapılacak sorusu ise anlamsız çünkü her gün yapılıyor dünyadaki milyarlarca insan tarafından sosyal mecra vasıtası ile.Her gün eski bilgi merkezini zorlayacak kadar ,doğru ve yanlış, bilgi dolaşıma giriyor ve etkileşim alıyor.Bu kadar devinimli bir süreçte zihinler hem tembelleşiyor hem de derinleşiyor.Denebilir ki nasıl iki zıt kavram aynı anda tecelli edebilir,cevap edemez ama problem zaten zıtlık kabulü ile başlıyor çünkü tembellik bir halken derinleşme(kompleksleşme) bir durum.Gelen bilginin bağlamı kopuk ve dolayımlardan dolayımlara sürekli bir zıplama halinde olduğu için zihin bunun derinliğine vakıf olamıyor ki bu tembelliği getiriyor ama asıl mesele yeni bilgi paletinin büyüklüğü ile orantılı olan öğrenme ister istemez bireyi bir alana sabitliyor ve materyal fayda arzusu ile birleşerek kişiyi konuda uzmanlaşmaya itiyor.

Bu Marx ve Smith’in açıkladığı ‘iş bölümünün’ bir kısmını içeriyor ama orada hayatın pratik bilgisinin insan zekasının ölçüsüne göre değiştiğini ve belki dışarıdan bir destek ile daha iyi hale getirebileceğini görüyoruz,halbuki bugün gelinen yerde bilgi hiç olmadığı kadar derin,disiplinler arası ve ücretsiz yani derinlik için bütün vasıtalar bir arada.Bu sebeple ki eski kavramlar sınanıyor ve bir bir yıkılıyor.Belki akademi kürsülerinde ve konferanslarda bunlar marjinal ya da uzak gelecek gibi adlandırılan fikirler ama zannım o ki devletin, ki neredeyse 200 senedir ortak bir anlaşmaya vararak bütün dünyaya yayılan bir kavram ve modeli kapsar, bütün organlarının bir bir çöktüğü bir dönemde yıkılan ilk kule kavramların da öncüsü, bir üs ve sebep olacaktır.İdealize ettiğimi düşünebilirsiniz diye bir kaç örnek vermek isterim ki yakında olanın ne olduğunu en azından kavramsallaştırmaya şimdiden başlayalım:


1)Devletin görevi vatandaş olarak sayılan bireylerin haklarını ve özgürlüklerini/güvenliklerini korumaktır:Bu fikir doğrudur ve uzun süre boyunca da doğrulunu korumuştur ancak bugün gelinen noktada bu tezi zorlayan iki ayak vardır,ilki devletin özgürlük ve hakların sınırlarını çiziyor ya da mevcudu kendi iktidarı ve denetlenmesi el verdiği şekilde belirliyor olmasıdır.Devlet kendi ‘uygun gördüğü’sınırlar içinde kendi üslup ve bilgisi dahilinde kurduğu değerler bütününü riske sokmayacak şekilde bireye özgürlük veriyorsa burada bunun aksi olan durumların ,kimsenin yaşam hakkını ihlal etmediğimiz durumları yoksaydığım takdirde bile, daha önümüze sunulmadan elimine edildiği anlamı çıkar.


Yani devlet 18. ve 19.’ncı yüzyılın aksine talep edilen hakkı vermez önce hak ve özgürlük kavramını inşa eder daha sonrasında da bunu kendine göre düzenler ve servis eder.Demek ki burada ‘vatandaş hak ve özgürlükleri’ kavramları bugünün baskı ve özgürlük meselerini çözemez ve hatta alet olur ki yenisinin kullanılması gerekir (örn: kısıtlı imkanlılık veya öngörülebilir haklar vs.).Bir diğer husus ise devletin koruma görevinin kendisindedir zira devlet Weberci anlamda ‘gücün tekelidir’ ve bu durum hala geçerli gözüktüğü savı ile hala geçerli gibi gözükmektedir halbuki durum sadece fiziksel gücün tekelindedir çünkü devlet sadece ve sadece ‘kolluk kuvvetleri’ gibi gerçekten maaşlı personelin amiri vaziyetindedir halbuki bu sahada bile özel şirketler devletlerin tekel olma durumunu varlıklarıyla dahi tehlikeye sokarken bir de gücün tanımını bugünkü anlamı ile şemalaştırır yani genişletirsek ortada devletin gücü olan şeylerin azını görürüz.Buna örneklerden biri ortak algı ve bilinç yaratma kabiliyetidir,ve bir noktada ödevi, çünkü ulus tahayyül edilmiş ve yaratılmış bir retoriğin neticesidir halbuki devletler bugünkü iletişim ağlarının gelişkinliği neticesinde gücünü yani tekelini kaybetmiştir ve her gün bunun önlenmesi adına ‘hakkın korunması’ altında düzenlemeler çıkarılarak kontrol edilmeye çalışılmaktadır.


Eğer kendinizi özdeşleştirdiğiniz etnik grup,sevdiğiniz müzik türü,hoşlanmadığınız ideolojiler vb. tamamen sizin ürününüz ise ve özellikle son 5 senede bu kavramlarda iyice atomize olmuşsa burada gücün tabana yayıldığını söylemek mümkün değil midir ? Mısır,Tunus,Hollanda ve ABD’deki olaylar kişilerin kendi ajandaları üzerinden hareket ederek devlete karşı geldiklerini ve hatta korona gibi bilimsel varlığı ispatlanmış bir şeyi dahi inkar etmelerinin hürriyetini ve sorumluluklarını ‘o insanlara’ göstermiş midir ? Bana eleştiri dünyada ordu harcamalarının ve büyüklüklerinin arttığı şeklinde olacaktır ama dediğimde ısrarcıyım zira ‘askere kayıt’ veya ‘meclisten izin’ veya ‘halktan vergi’istendiğinde kendi ajandasını oluşturmuş olan insanlar tepeden inme komutu ne kadar ve nereye kadar yapabilecektir takdiri size bırakıyorum.(burada da güvenlik kavramını uzlaşmalı gözetim adı altında değiştirebilir) 

2)Devlet üretim araçlarının kontrolünü elinde tutar veya dağılımı üzerindeki kuralları ve bunların yasaya uygunluğunu denetleyen kurumları tesis eder ve işletir.Bu fikir de en başta hala geçerli gibi gözükür ve yine fiziksel sahada kendini ispatlar gibi bir izlenimi bırakır.Bu fikri de ikiye bölelim ve ilk kısmı yani üretim araçlarının kendisini ele alalım.Zira kavram Marksist bir çağrışımı bünyesinde barındırdığı için bile eleştirilebilir çünkü Marx’tan bu yana değişen bütün teknolojilerde,yüksek katma değerli ürün ve otomasyona rağmen kavramsallaştırmalarımız aynı ve kısırdır.Üretim araçları 19.yy Avrupa’sının aksine materyal değil sürdürülebilirlik üretmek üzere çalışan bir hizmet ve yazılım sarmalına dönüşmüştür, çünkü artan nüfus sınırlı kaynaklardan gelen türev ürünlere ve yaşam kalitesi ile karlılığı aynı anda destekleyecek ‘mal’ihtiyacında zirveyi görmüştür.

Bu anlamda üretim araçları ki buna toprağın kendisi de dahil değerlerini kendi dışlarındaki yüksek teknik üretebilecek alanlara ipotek etmiştir ve sürekli borçlu olduğu bir hali ister istemez yaratmıştır.Eğer bugün yaşadığımız düzeni ve nüfusu devam ettirmek gayesinde isek bu anlamda üretim araçlarının miladlarını ‘sürdürülebilirlik vasıtaları’ile değiştirmeye başladığını kabul etmek zorundayız.Ki bunu istersek sol istersek sağ bir perspektiften inceleyelim türev ürün ve katma değeri yüksek ürün hem refahı ve hizmeti idealize etmek gayretinden hem de üründe verimliliği maksimuma çıkardığıdan hem bireye hem de ürüne ‘faydalıdır’.Peki burada kontrol edilmesi sürekli değişmesinden ve çoğunlukla sivil insiyatifi ile geliştirilmesi ve ‘tekelleşmesi’sebebiyle nasıl mümkün olacaktır bunu merak ediyorum.Bugün üretilen bir Iphone telefondan ABD hükümeti federal düzeyde en fazla geliri üzerinden vergisini alır ama orada üretilen teknolojinin boyutuna ve bunun ne kadarının markete gireceğini ya da ne durumda bunun markayı tekel haline getireceğini bilemez.

Zaten Mark Zuckerberg’in Senato’da yargılanması sırasında da ortaya çıkan ve savunan ve savunmayan herkesi hayretlere gark eden husus da benim iddiamda yatmaktadır.Kavramlar yetersiz kaldığı için düşünme gerçekleşemez ve bu kısır döngü sürekli beslenir.Denebilir ki üretim araçları hammaddenin değeri olan bir şeye dönüşmesi aşamasını aşmış be olanın geliştirilmesine ve devam ettirilmesine yani hizmete veya teknik bilgiye dönüştür ve doğası gereği düzenlenmesi imkansıza yakındır.İkinci husus ise üretim ve kar üzerindeki dengelerin devlet tarafından denetlenmesidir.

Burada da çok uzun tutmadan globalleşen pazarda birey ve bölge bazlı rekabetlerin eski sistemi karşılamayacak kadar dinamik ancak bir bölgeden regüle edilemeyeceği gerçeğini hatırlatmak gerekir.Çünkü bunun aksi ilk kuralla yani güvenlikle çelişir ve hiçbir devlet başka devletlerin ekonomik kararlarını (yaptırımları dışında tutuyorum) kendi toprakları ya da karasuları içinde uygulamak zorunda değildir.Bu sisteme ve bireysel üreticiye neredeyse sonsuz permütasyonlu bir denklem gibi yatırım ve ‘vergilendirilmeme’ üzerine bir ihtimaller seti verir.Yani tek tek devletler üretim araçlarının üzerindeki paylarını kaybettikleri gibi bunları düzenleyecek vasıtaları da ellerinde bulundurmalarına rağmen paradoksal duruma binaen kaybetmiştir ve bu bağlamda bu kavramların da değişmesi gerekir (evrensel bir hükümet kurulması halinde bu ihlaller ve merkezkaçlar dengelenebilir ama orada da herkesin eşit derecede rıza ve efor göstereceği varsayımı yatar ki bu zordur). 

3)Devlet para vasıtalarını ve bunların arzını ve talebe yönelik ihtiyaçları karşılamaya yetkin tek ‘milli’ kurumdur.Burada kast ettiğim uluslararası para fonları ve birliklerinin varlığına rağmen devletlerin para arzını tedarik edebilecek kurumlar üzerindeki mutlak otoritesidir zira Fed’in ABD’ye bağlı bir kurum olmaması onu tamamen Amerikan siyaset ve politika merkezinden çıkarmaz ve bilakis içine sokar,zaten dünyanın kalanında para arzı devletlerin merkez bankaları tarafından sağlanır ve kontrol edilir.Bu noktada globalleşen dünyada paraya duyulan talep ve paranın değeri ülke dışındaki kullanıcıları da kapsadığı için daha derinliklidir ama denebilir ki sonunda para politikaların merkezi devletlerin merkez bankalarıdır (her şeyi göz ardı etsek bile faiz kararlarının merkez bankaları tarafından yapıldığını düşünmek yeterli olacaktır).Bu tezde sıkıntı hepimizin aklına gelen ve belki de en bariz konu yani kripo paradır çünkü devletlerin otoritelerini en açık şekilde zorlayan mevzu budur.

Devletin para arzını kontrol etmesini by-pass ettiğiniz bu sistem para üzerindeki politikaları da tamamen bireyler veya şirketler bazına inmesine sebep olur ve hatta şu anda olduğu gibi kript paranın başka bir kripto paraya endeksi ile birlikte kendi meşruluğunu ilan ederek kuvvetlendirir ki burada devlet vasıtaları ve ‘eski para’ politikaları ve paranın bizzati kendisi tamamen es geçilmiştir.Böyle bir ortamda herkes kendi parasını üretebilir ve iki para birimi denklenebilirken bir de blockchain teknolojisi ile ticareti tamamen dijitale aktarılmıştır ki bu da fiziksel dünya engeli (müdahale şansı manasında) ortadan kaldırır.Peki bir ülkenin merkez bankası yani onun kurumları halihazırda yapılan ve ileride yapılacak olan alışverişteki ‘metayı’ dahi kontrol edemez ise onun anladığımız anlamda otoritesi nerede kalır ya da böyle bir sistemde eğer devlet bu merkezsizliği kabul ettiyse kendi tekelinden vazgeçmiş olması gerekir ki ikisi de bizi aynı kapıya yani algı ve kavramın yetkisizliğine sürükler.


4) Devlet,eğer demokrasi ise, halkın egemenliği ilkesinden yola çıkarak gerekli kurumları var eder ve bunları birbirinden bağımsız olacak şekilde işlettirir ve denetler.Bu iddiaki sıkıntı kurumlardan ve halkın egemenliğinin algıısından kaynaklanır.İlk olarak kurumları ele alalım modern devlette bütün kurumlar olabildiğince rasyonel ve ayrı olacak şekilde dizayn edilir (ayrılık güçler anlamındadır) ve amaç sistemin dışarıdan veya içeriden müdahalesi ile sekteye uğramadan devam etmesidir.Basit bir mantık silsilesi ile bütün kurumların anayasaya bağlı olduğunu ve anayasının insan ihtiyacından ziyade sistemin devamı için yazıldığını ifade etmeye gerek yoktur.Yani anayasa sistemin zırhıdır ve zırh tahmin edileceği gibi kalındır,değiştirilmesi zordur vs. ve bu anlamda halkın isteğine ve anın arzularına rağmen kurumların yapısını yeğ tutar ve statik kalınacak şekilde hareket ‘etmemeyi’ dikta eder.Peki halkın egemenliği,temel hak ve hürriyetler dışında, kesinlikle her şeyden evvel değil midir de kurumlar kişilere göre üstün konumdadır.


Kurumlar ihtiyaç bir ürünü olduğu için sürekli değişmelidir ama mantık icabı düzenin ve hiyerarşinin tesisi için bu eylem gerçekleşmez ya da geç gerçekleşir.Burada da modern çağın yeni ‘silahını’ yani sivil inisiyatifi ve eylemi görüyoruz.Bu eylem hızlı bir mobilizasyon olmak zorunda değildir ama her hali ile kurumlardan hızlıdır ve bazı durumlarda sorunları çözdüğü ya da sistemi hızlandırdığı görülmüştür.Bunun eski bir örneği 1960 ABD’sindeki siyahi hak arayışında mobilize olan insanların ve eylemlerin Yüce Divan kararını hızlandırması ve hatta etkilemesinde görebiliriz.Yakın zamanda ise çevre problemleri ile ilgili yapılan kolektif faaliyetler ve baskılar Biden hükümetini Paris Antlaşmasına döndüren sebeplerden biridir.Peki eğer kararların halkın refahı ve kararı gözetilerek yapılması gerekiyorsa neden kurumlara gücün bu kadar yüksek dozda delegasyonunu görüyoruz.Bu kavram da sanıyorum ki yakın zamanda ‘avam ve kurum işbirliği’ gibi bir şeye evrilerek daha dinamik hale gelecektir. 

Ben elimden geldiği,bilgimin yettiği ve vizyonum ele verdiği nispette tespitlerimi ve öngörülerimi eleştirilerle bezeli bir üslubun altında size sunuyorum.Haklılığımı ya da yanıldığımı zaman gösterecek ama yanılma ihtimal dahi eleştirilerimi ve sol-sağ retorikte tıkanmış bu eski kavramsallığı ‘meşru’kılacağını sanmıyorum 

Saygılar 

Ali Cevat Ulubaş

Yorumlayan Z'ler Gençlik Platformu Yazarı



Bizi İntagram,Twitter ve Linkedin üzerinden takip edebilirsiniz...




Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kültürel Entegrasyon

KATILIMCI ÇAĞRISI : Z Kuşağı Eğilimleri Saha Araştırma Anketi

2000'lerin Büyüsü